Tik Medya
Tik Medya
M.Fatih Çıtlak
KİMDİR

1967 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini İstanbul Fatih İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde öğrenim görürken Arapça ve İslâmî ilimler tahsilinde bulundu. Bilhassa rahle-i tedrisinde ve sohbet halakalarında bulunduğu kıymetli şahsiyetlerden eğitimini sürdürdü. Yurt içi ve yurt dışı birçok eğitim ve kültür organizasyonunda vazife aldı. İslâm tarihi ve tasavvuf sahasında çok sayıda radyo ve televizyon programı yapan M. Fatih Çıtlak ayrıca birçok akademik çalışmaya katkıda bulundu. Konuşmacı olarak iştirak ettiği sempozyum, panel ve konferansların hâricinde sanat danışmanlığı ve eğitmenlik vazifelerini icra etti. Konuşmaları beğeniyle takip edilen M. Fatih Çıtlak’ın, dokuz yıldır devam edegelen Pendik Yunus Emre Kültür Merkezi’ndeki Mesnevî sohbetleri, Cumhuriyet tarihindeki katılımı en çok ve en uzun süreli kültürel faaliyet olarak kaydedilmiştir. Kurucularından olduğu İstanbul Bilim Sanat Eğitim ve Kültür Derneği ile İnsan ve İrfan Vakfı bünyesinde medeniyet tarihimize ve halkımıza hizmet etmeye çalışan M. Fatih Çıtlak, evli ve dört çocuk babasıdır.

Allah ve Peygamber Aşığı Hazret-i Mevlânâ

16.12.2017

Allah Teâlâ cümle kainata merhametiyle tecelli etmiştir. Kullarına kendini bildirmek ve bu manayı tahsil etmeleri için seçmiş olduğu peygamberleri göndermiş, onlar vasıtasıyla insanlığa hakikati bildirmiştir. Bu peygamberler silsilesinin kemali de mükemmel ve mükemmil Efendimiz(sas) ile olmuştur.

 

Buradan zuhur eden güzellik; yüzlerce, binlerce güzel insanın da yetişmesine vesile olmuştur. Yüzyıllar boyunca İslam medeniyetinde pek çok kamil insan yetişmiş, Abdülkadir-i Geylani, Ahmed er-Rifai, Şah Bahaeddin Nakşibendi gibi zatlar pek çok insana Hakk ve hakikat yolunda rehberlik etmişlerdir. İslam medeniyetinin abide şahsiyetleri arasında Hazret-i Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Rûmî’nin seçkin bir yeri vardır. İnsanlık bugün bakıldığında huzur, barış ve sevgi ortamına her zamankinden daha muhtaçtır. İnanç ve barış adına hareket ettiğini iddia edenlerin yol açtığı felaketler insanlığı her geçen gün daha da çok yaralamakta, insanların birbirlerine olan inancını zedelemekte, geleceği dair umutlarını kaybetmelerine sebep olmaktadır. Tüm insanlığa verdiği mesaj ile Hazret-i Mevlânâ; sadece bizlere değil herkese umut aşılayan bir şahsiyettir.

 

Hazret-i Pîr muhteşem eseri “Mesnevi-i Manevi” eseriyle insandaki mana zenginliğini ortaya koymuştur. İslam dinindeki mana ve muhabbet boyutunu çok güzel bir şekilde yaşayan ve yaşatan Hazret-i Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Rûmî’nin vuslat yıldönümünü de “Şeb-i Arus” olarak adlandırılmıştır. Hazret-i Pîr miladi olarak 17 Aralık gecesi alem-i cemale göçmüş ve o vuslat anında yanındakilere şöyle nasihat etmiştir:

 

“Arkamdan ağlamayın, sakın tabutumu görünce ‘eyvah!’ demeyin, saçınızı başınızı yolmayın.” Burada anlatılmak istenen şudur. İnsanlığın büyük çoğunluğu ölümden korkmaktadır. Bunu Müslüman-kafir diye ayırt etmeden konuşuyoruz. Maalesef Müslümanlar olarak dünyayı çok seven, dünyaya çokça meyleden bir hale geldik. Dünyevileşme meselesine birbirimizi sevememek de eklenince durum böyle bir hal aldı. Biz ölümden korkmayı, ölümü daima hatırlamayı unuttuk. Oysa ki Efendimiz’in(sas) bize tatbik ettiği ahlak ve de edep asla bunu beyan etmiyor. Efendimiz(sas) saadetle şöyle buyurmuşlardır: “Size iki vaiz bırakıyorum. Bir konuşur diğeri susar. Konuşan vaiz Kur’ân-ı Kerîm, susan vaiz ise ölümdür.”

 

Hazret-i Mevlânâ gibi zatlar hayatlarıyla Kur’ân ve sünneti yaşayıp, örnek oldukları gibi, ölümleriyle de cümle ümmet-i Muhammed’e(sas) örnek teşkil etmiş, adeta bizlere ölümü sevdirmişler, onlar gibi ölmeye özendirmişlerdir.

 

Bu dünya ahirete nispetle nedir ki? Ölüm; aslında çok daha büyük bir aleme doğmaktır. Hazret-i Mevlânâ bizlere neyi anlatıyor? Hayatı ve eserleriyle Şeb-i Arus sırrını anlatıyor. Biz şimdi onun nasıl öldüğünü merak ediyoruz. Hayır, nasıl yaşadığını anlamak lazım. Bunu daha iyi anlamak için gelin Hazret-i Pîr’in o muazzam eseri Mesnevî’den bir bölümü okuyarak beraberce tefekkür edelim.

 

Mesnevî Ufkundan

 

Hazret-i Hamza(ra) ömrünün sonlarında düşman saflarına karşı savaşırken zırh giymezdi. Allah(cc) aşkıyla mest olmuş bir hâlde savaşa atılırdı. Göğsü, kolları, bedeni açık hâlde kendini kılıçların önüne atardı. Ashâb “Ey Resûlullah’ın(sas) amcası! Ey Allah’ın(cc) aslanı! Ey yiğitler padişahı! Sen Allah’ın(cc) Kur’ân’daki ‘Kendinizi tehlikeye atmayın!’ âyetini gayet iyi bilirsin. O hâlde neden savaş meydanında zırhın olmadan düşmanların arasına girip kendini tehlikeye atıyorsun?” diye sual ettiler.

 

“Sen gençken, gücün kuvvetin daha fazlayken düşman saflarına zırhsız girmezdin. Şimdi yaşın ilerledi ama tedbirin azaldı. Hiç bir tehlikeye aldırmıyorsun. Bir kılıç ve bir mızrakla savaşa giriyor, sanki kendini imtihana çekiyorsun. Kılıcın canı yoktur, saygı bilmez, acımaz, yaşlıya hürmet edemez. Okta ve kılıçta insanı ayırt etme kabiliyeti yoktur.” diye de ilave ettiler.

 

Onun durumuna üzülen ve onu sevenler böyle öğütler verirlerken Hazret-i Hamza(ra) onlara şöyle cevap verdi:

 

“Ben gençken ölümü bu dünyaya veda etmek gibi görürdüm. Ölümü böyle gören kimse niye onu ister? Ejderhanın önüne kim korunmasız çıkar? Fakat Hazret-i Peygamber’in(sas) nuruyla ben artık bu fâni dünyaya bağlı ve ona boyun eğen biri değilim. Kim ölümü tehlike olarak görürse ‘Kendinizi tehlikeye atmayın.’ âyeti onun içindir. Fakat birisinin nazarında ölüm hakikat kapısının açılmasına vesile olursa ona ‘Haydi, çabuk ölün!’ emri gelir.”

 

Ey ölümü görenler! Uzaklaşın, kaçın, sakının. Ey kıyâmet günündeki dirilmeyi görenler! Çabuk olun, buraya koşun! Ey Allah’ın(cc) lütfunu görenler! Ferahlayın, içiniz rahatlasın! Ey kahrı görenler! Siz de dertlenin ve üzülün!




   yazıyı paylaş

Sen de Yorumla..

Yorumlar..



© Tüm hakları saklıdır TİK MEDYA 2017

Bu sayfa 0.0068 saniyede oluşturuldu.