Tik Medya
Tik Medya
Filip Mursel Begoviç HIRVATİSTAN
KİMDİR

Katedralde Bir Müslüman

05.02.2018

Sabah, Noel arifesinde, Anadolu Ajansı editörü aradı. Önce lafı dolandırarak, devamında da ajansın tüm muhabirlerinin, ben de dahil, katolik kilise ve tapınaklarını ziyaret ederek, İsa’nın doğuşunun kutlandığı toplu ayininin fotoğraflarını çekmeye gideceğimizi söyledi. Yani, Hristiyan alemi için büyük önem taşıyan bu geceye şahit olacağımızı. Tam gece yarısı, iyi niyetle ve aynı zamanda görev için, Zagreb katedralinde olup, Noel’i bekleyen, başpiskoposun, rahiplerin ve insanların fotoğraflarını çekme şerefine nail olmuştum.

 

Anlaşılır bi durum, profesyonel duruşum beni mecbur etmişti. Fakat, buna karşın ben profesyonel müslüman değildim. Her neyse, düşündüm ki nasıl olsa her yerde Noel’in, batı Avrupa’nın kültürel ve medeniyet mirası olduğu vurgulanıyor. Yani bu demek oluyor ki, kiliseye gidersem, ayine katılmış olmuyor, kültürel ve medeni anlamda kendimi geliştirmiş oluyorum; boş işlele uğraşan, evanjelist bilgeler, çağdaş Hırvat dini şiirler koleksyonundan ’’şarap ve ekmek’’ kitabının tanıtımına başlamadan, onların sözleriyle ifade edeyim. Kaldı ki, neden katedrale girmeyeyim... Orada Tanrı anılıyor... Tanrı tek... Bu durumda ben, bağlılığım ile gökkubbe altında herkesle diyalog kurabileceğimi, benden farklı olanları göz ardı etmediğimi ve küçümsemediğimi de kanıtlamış olmuyor muyum? Yeterli miktarda argümanla kuşandım ve toplu ayine gitmek üzere yola çıktım.

 

Katedral beklediğim gibi kalabalıktı. Girişte katoliklerin kutsal su ile ıstavroz çıkardıkları yerden ustalıkla kaçıyor ve işgüzar biri gibi görünmek istemiyordum. Elimde ajansın Nikon marka fotoğraf makinesi, görevliyim, kilisede önemli olayların tasvir edildiği alanların, ibadet edenlerin fotoğrafını çekiyorum ve bunu insanların kilisedeki tecrübesizliğimi fark etmeyecekleri şekilde yapmaya çalışıyorum... Görevde, çalışan gazeteci izlenimi sunuyorum ki zaten öyleyim. Diğer taraftan, hristiyan aleminin en kutsal günlerinden birinde, bir müslüman olarak kilisede bulunuyor oluşum aklımdan çıkmıyor. Kendi kendime soruyorum, neden o anda kendimi görünmez biri gelip kafamı Ürdün nehrine daldırmış gibi hissetmiştim?

 

Bir anda insanların akın akın girmeye başladığını farkettim ve kapının önünü kapattıklarından ötürü paniğe kapılıp, tıpkı Zagreb tramvayına kaçak girip kondüktörü ensesinde hisseden biri misali dışarı çıkamayacağımdan korktum. Eğer zamanında çıkamazsam ve kondüktör yanıma gelip bana ’’baba, oğul ve kutsal ruh adına’’ gibi bir şeyler der ve herkes bir anda diz çökerse.. Ne yapacağım?! Düşündüm... Katedralin ortasında, ya halinden hoşnut biçimde ayakta duran tek kişi ben olursam ne yapacağım?! Ya, o anda Hrvat televizyonu beni çekerse...O anda aynı yayını müftü Aziz ef. Hasanovic izliyor olabilir ve benim sergilenen canlı bir jaslıca ya dönüştüğümü düşünebilirdi. Ya da daha kötüsü, beni bu dini ayin esnasında radikal islamcılar görürlerse miss katolik seçildiğim yönünde fetva verebilirlerdi. Diğer taraftan, o anda tek Tanrıcılık inancıma ters düşen bir duruma nasıl diz çökebilirdim.

 

İçimde tevhid yankılanıyor: Allah tektir, O’ndan başka tanrı yoktur.

 

O anda karar verdim, Anadolu Ajansı’nın editörünü kandırıp, ayinden önce fotoğraf çekecek ve tüm kondüktörlerden kaçacaktım. Ama tabiki o kadar basit değildi, çünkü değil başpiskopos, rahipler bile gece yarısından önce altara çıkmazdı. Ve böylece bir müslüman, bir sürü monoteist katolik kardeşleri arasında, katedralin ortasında durmak üzere kalmış, gece ayini ise daha yeni başlamıştı. Büyük ihtimalle Hırvat televizyonunda, Nikon marka fotoğraf makinesi ve editorünü memnun edebilmek üzere, ibadet eden insanların tepesinde, başpiskoposun iyi bir karesini yakalamak için gayretle fotoğraf düğmesine basan bir el görüntüleniyordu. Ama ne kadar uğraştıysam da fotoğraflar hep bulanıktı. Deli gibi fotoğraf çekiyor olmamın insanlara, Ali Agca misali bir suikastçi olabilecimi düşündürtmesinden korktum. Ürkek yaşlı bir nineyi kaba bir biçimde ittim, Kızının elinden tutan bir kadının ayağına bastım ve doğrudan masum ve güzel alınların ortasından başpiskoposu hedefe kilitledim. Başpiskopos Bozanic ise bir türlü kameramın odağına girip, beni azad etmiyordu.

 

’’Bir Tanrıya inanıyorum!’’ diyerek başladı rahip. ’’Maaşallah, ben de, Allah tuttuğunu altın etsin’’ diye düşündüm. Fakat hemen ardından rahip şöyle devam etti: ’’Ve Tanrının tek oğlu Hz. Isa’ya. Tüm yüzyıllardan önce var olan Babadan olan. Tanrıdan olma tanrı, ışıktan olan ışık, gerçek Tanrıdan olan gerçek Tanrı. Yaratılmamış, doğmuş, her şeyi yaratan ile ile bir’’, rahibin inancını bu şekilde ifade ettiğini duydum. ’’Estağfirullah, Allahım sen affet’’ dedim içimden. Şimdi ne yapacağım? Düzensiz bir biçimde terlemeye başladım ve evet, hala af diliyorum, Allahın bir olduğunu, doğmadığını ve doğurulmadığını, O ’na bir denk de olmadığını belirten Ihlas suresini mi okusam içimden..? Sonra yine, düşündüm, başpiskoposun yardımcısı İncili okurken itiraz edersem, istenmeyen misafir olmayacak mıydım? Bayramda, görev için Müftüyü çekmeye gelen katolik biri, içinden hristiyan duaları okuyor olsa ben ne düşünürdüm. İşler böyle yürümüyor. Ben onlara geldim, onlar bana değil. Korktum bir anda, olgunlaşmamış bir müslümandım, eğer, kendi inancıma güvenim tamsa neden korkacaktım ki? Bu düşünce ve korkudan, dizlerim sendelemeye başlamıştı.

 

Hayır, sakın dizler olmasın, altar önünde diz çökmeyi sembolize eder, diye düşündüm. Ve anladım ki, gerçektende olgun değildim. Katedralde müslüman bir büyücü ve işgüzar biri gibi davrandığım için ve kendi düşüncelerimle başkalarının en önemli bayramını bozuyor olduğum için, kendimi içten içe kınıyordum. Ve üzüldüm de bu durumdan. Ve yine biri bana Noel’in, kültür ve medeniyet bayramı olduğunu söylesin, o kişinin fotoğrafını çekip, Anadolu Ajansının ihtiyaçları için kullanılmak üzere, başpiskopos Bozaniç’in fotoğrafının yanına asacağım. Çünkü, gerçekten de böyle ise, lütfen önümüzdeki Bayram, Zagreb Camii’ne, Siroki Brijeg ve Ljubuski’den kardeşlerimiz için gezi düzenlensin. Noel söylenenin aksine dini bir gündür, tıpkı Bayram gibi, geri kalan ise dinin suistimal edilerek ticarileştirilmesidir. Bu bağlamda, anladım ki söylenen tüm Noel şarkıları, filimler, televizyon ve radyo reklamları kutsal olanı pazarlama startejisinden başka bir şey değildi. Bu durum bir müslüman olarak benim için kabul edilemez ve çirkindi, eminim ki dinine gerçekten bağlı tüm katolikler için de öyledir.

 

Noel gecesi ayini devam ediyordu, bense kurtulmaya çalışırcasına İbrahim dedemi getirdim aklıma. Yanlış hatırlamıyorsam ilk defa kiliseye onunla girmiştim. Belki on yaşındaydım, Hırvatistan’ın küçük bir kasabasında, bir düğüne katılmıştık. Tören başladığında, şaşkın bir vaziyette dedeme ne yapmam gerektiğini sordum. Dedi ki: ’’bak, benim gibi yap, heykel gibi dur, ellerini karnında birleştir ve öylece kal...hareket etme, sakin dur.’’ Öyle de yaptım. İbrahim dedenin yanında, kaskatı bir Korint sutunu gibi durmuştum, ne tarafa dönsem işgüzar gibi hissediyordum. İnsanlar düğünde eğlenirken, ben heykel gibi kaldım ya da halk arasında söylendiği şekliyle ifade edeyim;’’ Neden Meryem Ana figürü gibi kaskatı kesilmiştim’’. Sonunda ben Mursel, dedem de Zagorlu Imbra olark kaldı, Gornja Stubica’da başlayan köylü isyanında öyle kaskatı kesildik ki, şimdi Köylü Isyanı Müzede sergileniyor. Aslında bu isyancı Matije Gupca ile başlayan, şapşal boşnakla sonlanan bir yol.

 

Katedralde de öyle yaptım, kaskatı kesildim, şapşal gibi, insanlar istavroz çıkarırken ben yoğun bir şekilde fotoğraf çekiyordum ve altardan günah çıkarma çağrısı yapıldığını duydum. ’’Tanrım, merhamet et, Isa, merhamet et...benim günahım, benim günahım, benim çok büyük günahım’’. Başpiskoposu kadrajıma almaya çalışırken, bir süre durmamın daha uygun olacağını düşündüm, çünkü pişman olmak gerekti, her zaman tövbe etmek gerekti, nerde olursa olsun, geçi katolik tövbesi beni günahlarımdan arındıramazdı ama yine de, böyle düşünerek katoliklerin kutsal gününü bozduğum için kendimi kötü hüssediyordum. O an tüm kalbimle katoliklerin arasına karıştım ve bu çirkin düşüncelerim için af diledim.

 

Ve bir rahatlama geldi. Benim kalbim taştan değil. Heykel değilim. Burda Tanrı anılıyor. Ardından ruhban sınıfı buhur yaktı, Noel şarkıları söylenmeye başlandı ve yalan söylemeyeceğim, içimi mutluluk ve sevinç sardı. Bu, kötü niyetli katedralde istenmeyen müslüman misafir ve büyücü olamadığımın nihayi göstergesiydi, Sonuçta ’’şeytan tam yanımda duran haçtan kaçmaz mıydı’’ Katoliklerle vede kendimle barışmıştım, sanki içimdeki haçlı seferi sona ermişti ve her zaman olduğu gibi, ‘en azından bende böyle oluyor’, içten bir sevinç yaşadığımda o an etrafımdakilerle paylaşmak istedim. Fakat o an gülümsememi paylaşmak için etrafıma baktım ve kimsenin gülmediğini fark ettim. Bir taraftan ’’aleluya, aleluya…’’diye şarkılar söylenirken insanların ciddi surat ifadeleri, söyledikleri şarkıların tam tersini yansıtıyordu. Problem neydi? Demekki katedraldeki tek heykel, tek tahta Meryem ana figürü değildim. E, o zaman ne düşünmeliydim? Belki onların hepsi birer gizli müslümandı ya da ben gizli katolik , ya da…

 

Sonunda ’’gündelik ekmeğimizi’’ kazanmak için gereken tüm fotoğrafları çekmiştim. Zar zor, kalabalığın arasından geçip, katedralden çıktım. Zagreb caddelerinde ciddi suratlar yoktu. Bardan çığlık ve kutlama sesleri duyuluyordu. ’’Mutlu Noel’ler’’, diye öpüşüp, ardından sarhoş şekilde kaldırıma yığılıyorlardı. Bunlar, Noel’i, kültürel ve medeniyet bayramı olarak kutlayanlardı, ’’kadınlar gününü’’ kutlayanlar gibi.

 

Çok düşünmeden farkettim ki, katedraldeki ciddi yüzler, bardan çıkanlardan daha yakın ve kabuledilebilir gelmişti bana. Sonuçta, bara girmiyorum, katedrale ise tereddütlere ve içimde verdiğim savaşa rağmen girdim. Fakat, ’’İsa’nın kutsanmış onurla doğduğunu duyduğunuz an, mutlu olun insanlar...’’ şarkısını söylerken neden ciddi olduklarını hala anlamış değilim. Bu sorunun cevabını Sarajevo’da ki Begova camisine gidişlerimi anımsayarak buluyorum. Sarajevonun merkez camiinde, tıpkı katedrallerde de olduğu gibi daha tanınmış kişiler ve siyasi tabaka ziyaret eder. Onları takip edenler ise daha yeni yeni görünmek isteyen kişilerden oluşur. Bazıları, mutlu olunması gereken anlarda, böyle soğuk ve taştan yüz ifadelerinin, bu tür itaatkarlığın nedeninin eskiden gidilen komünist parti toplantılarıydı diyebilir. Şundan eminim ki, ne müslümanlarda ne de katoliklerde yapmacıklık yeni bir şey değil. Dini, pazarlama aracı olarak kullanan tüm laik ve popüler içeriklerin miktarını düşünüp, günümüzün ne kadar endişe verici olduğunu düşündüm. Örneğin, daha dün itfaiye direğinde dans eden şarkıcı, ertesi gün kızları ile Noel şarkıları söylüyor. Ahhhh! O ateş harlandığında hangi itfaiye ünitesi söndürecek?

 

Neyse, merkez camii ve katedrallerin yanısra, zaten her zaman göründüğünü bilenlerin geldiği, muhabirlerin ve fotoğrafçıların olmadığı yerler de vardır. Bunu biliyor olmam beni teselli etti, çünkü biliyorum ki ne Zagreb katedrali ne de Sarajevo’da ki Begova camii benim kalbime sığmıyor. Allah her şeyi görüyor ve en büyük ‘O’ olsa da biliyorum, bu binalar içeri girmek isteyen tüm görünenler için çok küçük. Camii ve kiliseler ne kadar küçük olursa, birinin kalbine giden yol okadar kolay bulunur.




   yazıyı paylaş

Sen de Yorumla..

Yorumlar..



© Tüm hakları saklıdır TİK MEDYA 2017

Bu sayfa 0.011 saniyede oluşturuldu.