Tik Medya
Tik Medya
Oğuz Düzgün
KİMDİR

Ontolojik Titreme ve Bronzlaşmanın Yapısökümü

02.08.2019

BATI’NIN ONTOLOJİK TİTREMESİ, BRONZLAŞMA VE DÜŞÜNME ÜZERİNE

Her biri ’titreme’ anlamlarına gelen Almanca ’zittern’ (kökeni titromi), Türkçe ’titreme’, Fransızca ’terreur’ (terör), İngilizce ’totter’ ve ’thrill’, İskandinav kökenli ’falter’ örneklerindeki şaşırtıcı ses benzerliği gösteriyor ki, insanlar duygular boyutunda da birbirine çok benziyor. Hatta bu benzerlik kullandığımız kelimelere de yansıyor sık sık (geçmişte ve şimdilerde).

Bugünlerde Merkel’in titremesi (zittern) bu duygusal ortaklık nedeniyle de belki dikkatimizi çok çekiyor.

Üstelik bu ortaklık nedeniyle, modern dünya sisteminin titremesi anlamına gelen ’terör’ (terreur) kelimesi de hepimizde aynı ürpertici duyguları uyandırmıyor mu?

Evet, Merkel’in titremesi bize modernite projesinin titremesinden haber veriyor ve biz modernizmin ontolojik ve epistemolojik vahşetlerinden mustarip insanlar olarak, ortak mahiyetimiz nedeniyle bu titremeyi iliklerimize kadar hissediyoruz.

Aslında bu titreme, Merkel olarak tanıdığımız kişinin titremesi değil, kendi ürettiği ontolojik terörün insanlığı nereye, hatta neresizliğe: hangi yersiz yurtsuzluğa (ya da hangi cehennemin dibine!) götüreceğini bir türlü kestiremeyen ve bu varoluşsal endişenin karabasanlarını birey birey yaşayan modernitenin titremesidir.

BRONZLAŞMAK FİİLİNİN YAPISÖKÜMÜ

Fransızca "bronz" kelimesi eski Farsça "pirinç" (bakır alaşımı) kelimesi ile kökendaş... İkisi de ’tunç’ anlamına geliyor. Bu durumda "bronzlaşmak" (ing. bronzing, fr. bronzage) fiilinin yapısökümünü gerçekleştirmek adına kökensel bir temele ulaşmış oluyoruz.

Bronz, saf bir element değil bir alaşım. Çoğunluğu bakır olan bu alaşımın bir kısmı kalaydan ya da diğer elementlerden oluşuyor. Yani, bakırın saflığını bozarak gerçekleşiyor bronzlaşmak. Bugün kullanıldığı anlamıyla bronzlaşmak, cildin ve yüzün renginin yanma vb yollarla koyulaşması, kahverengileşmesi, kararması anlamlarını ifade etmekte...

Bu durumda bronzlaşmak ifadesi: 1) Saflığın bozuluşu (Bakırın alaşımı) 2) Ruh yerine bedenin ön plana çıkarılması (dünyevîleşme) 3) Katılaşma (sert ama kırılgan olma) 4) Kararma 5) Heykelleşme (kalıcılık arzusu) gibi anlamları içinde barındırmakta...

Bu fiil, manevî saflık karşısındaki mesafeyi, dünyevîleşme temayülünü, kalbin vahiy karşısında katılaşmaya başlayışını, intiharlara varan psikolojik kırılganlıkları, nurânilik (lumineux) ikliminden uzaklığı ve dünyaya dair şiddetli bir kalıcılık arzusu gibi pek çok alt anlamı içinde barındırıyor.

Bir bronz heykelin zamanla karardığı biliniyor. Başlangıçta sarıya yakın bir renkte olan bu heykel, zamanla dış yüzeyinin oksitlenmesiyle kararmaya başlıyor. Bu analoji yoluyla anlıyoruz ki, bronzlaşma kavramının altında, “divine illuminaton” olarak anılan ‘dinî aydınlanma’ndan bir inhiraf anlamı bulunuyor.

Bu arada kökensel ortaklığa rağmen “pirinçleşme” şeklinde yarı Farsça yarı Türkçe bir fiilin teşekkül etmeyip, “bronzlaşma” formunda Fransızca kökenli bir fiilin hayatımıza girmiş olması da modern öznenin beğenilerini ele verir nitelikte…

Ayrıca "tunçlaşmak" gibi tamamen Türkçe bir fiilin bronzlaşmada içkin olumsuz anlamların hiç birini içermeyip, kararmayı dışlayan parlak bir bakır rengini alma, sağlamlaşma (tunç bilek gibi) anlamlarını içinde barındırması da bu noktada ilginçtir.

O halde ’bronzlaşmak’ fiili ancak Batı düşüncesi ve yaşantısı bağlamına dâhil olduğumuzda anlamlı olabilecek bir fiil gibi görünüyor. Hatta bugünlerde ‘bronzlaşmak’ fiili, Batılılaşmanın gizli ama yoğun etkilerinin görüldüğü İran’da konuşulan Farsça’da bile, Batı kaynaklı kökenlere sahip olduğu ilan edile edile; ’boronz şoden’ şeklinde kullanılmaktadır.

DÜŞÜNÜP TAŞINIYORUM ÖYLEYSE…

Türkçe’mizde bulunan bir kaç farklı düşünme imkânına dikkat çekmek istiyorum. Bunlardan birincisi, ’düş’ görmekle kökendaş olan bildiğimiz ’düşün’mek kavramı. Diğeri ise ’düşmek’ fiilinin dönüşlü hâli olan ’düşünmek’: Birincisi düşlerimizin sınırsızlığınca yükselmeyi, diğeri ise aşkın olandan kopup arzî olana düşüşü ifade ediyor.

Türkçe’mizdeki "düşünmek" fiilinin bizlere sunduğu başka başka imkânları da sorguladığımız anda şaşırtıcı bir durumla karşılaşıyoruz. Benim bu konudaki görüşlerime hangi dil bilimci, ne kadar katılır ya da katılmaz bilemem ama bendeniz, ‘düşünce’nin kökü olan ’düş’ ile ’düşmek’in kökü olan ’düş-’ sözcüklerinin, etimolojik olarak ortak bir “tüş” kökünden geldiğini düşünüyorum.

Bahsi geçen ’tüş’ kökü, bugün Azerbaycan Türkçesinde de kullanıldığı üzere; ’inmek, konmak ve durmak’ anlamlarına gelen bir kelimedir. Bu noktada ’düşünmek’ fiilinin dönüşlü yapısı, düşüncenin kendi üzerine bükülen refleksif yapısını ifşa ettiği gibi, kendi düşüncesinin üzerinde durmak, yani “kendiliğinin bilincine varma” (apperzeption) anlamında, “öz bilincin” varlığını da ortaya koyuyor.

Kant’ın da ortaya koyduğu gibi, dışsal deneyimin edinilmesi, “saf ben”in kendini idraki ile mümkündür: Ich denke (cogito) ile sembolleştirilen bu saf benin kendini idraki, Türkçemizdeki ’düşünmek’ fiilinin dilbilgisel tahlili yoluyla bile hemen tezahür edebilmektedir. O halde Kant’tan ve Descartes’tan çok önceleri, (belki de Antik Yunan’dan çok önce) farklı epistemik evrenlerde de olsa, benzer mevzular düşünülmüş ve ’düşünmek’ fiili gibi düşünsel derinliği çok fazla olan kelimelerin inşasıyla, bu düşünceler yaşam dünyasına “taş”mıştır.

“Düşünmek” fiiliyle birlikte sıkça kullandığımız “taşınmak” (düşünüp taşınmak) fiili de muhtemelen “taşmak” (dışarı çıkmak, kendini aşmak) filinden türemiştir.

O halde düşünmekten daha farklı bir düşünme imkânına, belki de o düşüncenin kendisini aşmak anlamında, yeni bir bilgi üretmeye, yeni keşiflerde bulunmayı mümkün kılan bir sezgisel bir düşünme şekline gönderme yapıyor bu “taşın”mak…

Yeni Eflatunculuk düşüncesinde karşımıza çıkan “sudur” teorisinin de, “Bir”in kendi zatının mükemmelliğini idrâki yoluyla gerçekleşen bir “feyezan, taşma” durumuna işaret ettiğini hatırlarsak eğer, bu düşünsel taşma eyleminin insanda “taşınma” (kendini taşma/aşma) şeklinde tezahür edeceğini de anlarız.

Evet, Bir’den gerçekleşen taşma, her şeyin varlığının nedeniyken; insanda gerçekleşen bu düşünsel “taşınma”, ‘kendi düşüncesini aşma’ anlamında, yeni bilgilerin teşekkülünün de bir imkân zeminidir. İşte bu nokta, tam da Kant’ın “bilginin içeriğini genişleten yargılar” olarak adlandırdığı “sentetik a apriori” yargıların imkânına da yüzlerce yıl öncesinden işaret eder gibidir.

Son kertede, ‘taşınmak’ fiilinin, kendini bir yerden diğer bir yere götürme anlamı da dikkate alındığında, daha önce “oralı olmak, konuşmak” benzeri ifadeler hakkında paylaştığımız: “Türkçede iletişim bir çeşit göç ediştir” tezimizin de ciddi bir haklılık payı taşıdığı bir kere daha görülür.

“Taşınma” eylemi aynı zamanda, insanın, sahip olduklarıyla birlikte, belli bir zaman aralığı içinde belli bir mekândan başka bir mekâna göç edişini hatırlatır. Düşüncenin taşınması dışta değil, içeride yani zihinde gerçekleştiğine göre, düşünmenin “taşınma” türü, Kantça söylemek gerekirse, dışsal değil, saf görünün formları olarak, transandantal bir zaman ve mekân bağlamında işlemektedir.

Evet, bu anlamıyla taşınma, iki türlü tezahür eder: dışa ve içe doğru... Taşıma eylemi taşınan bir şeylerin varlığını (malumatı) gerektirdiğine göre, zihnimizde/zihnimize taşınan şeyler algı ve bilgilerdir. Önce fenomenleri algılarız yani tezahürleri saf görümüze taşırız. Sonra bu tezahürler hayal gücünün de yardımıyla anlama yetisinin kavramlarının altına alınırlar.

Örneğin, algıladığımız kitap nesnesinin hakikatini, yani bu nesnenin numenal düzeyde mâhiyetinin ne olduğunu, mutlak olarak asla bilemeyiz ancak, o nesne görümüze (Anschauung) bir fenomen olarak taşındığında, anlama yetimiz onu bir kavramın (kitap) altında birleştirir ve biz o fenomenin kitap kavramına karşılık geldiğini böylece idrak ederiz. Ancak soyutlama yoluyla ulaştığımız o kitap kavramı hiçbir zaman tikel kitabın kendisi olamayacağı gibi idrakimize tezahür eden fenomen de bizzat hakikatteki o şeyin mutlak bir kendiliği olamayacaktır.

Sonra biz, üretilen bu yeni bilgiyi dilimizle ve eylemlerimizle dışarıya; pratiğe (amelî alana) taşırız. Bu ürettiğimiz sentetik bilgi, (örneğin bütün cisimler ağırdır), diğer akıllı varlıklar (mesela öğrencilerimiz) tarafından deneyimlenir ve benzer kurallar dahilinde taşınma eylemi onlarda da gerçekleşir ve böylece bilgiler zenginleşerek büyür.

Dahası, “düşünmek” fiilinde setredilmiş, kendi düşüncesinin ya da kendiliğinin üzerine ’inmek ve konmak’ anlamı, Türklerin o vakitlerde, bugün bildiğimiz ve deneyimlediğimiz ’düşünme’ eyleminden daha yüksek bir düşünme imkânının (Platon’daki Nous –intellect- gibi bir imkânın) farkında olduklarını, normal düşünmenin, oldukça yüksek bir “düşünme imkânı” karşısında bir yokuş aşağı inişe, hatta doksalar/gölgeler dünyasına doğru tepe taklak bir “düşüş”e tekâbül ettiğini de ifşa eder gibidir.




   yazıyı paylaş

Sen de Yorumla..

Yorumlar..



© Tüm hakları saklıdır TİK MEDYA 2017

Bu sayfa 0.0252 saniyede oluşturuldu.