Tik Medya
Tik Medya
Turan Kışlakçı
KİMDİR

Anne Kuşlar Bizim Semtin Üzerinden Neden Uçmaz?…

25.04.2018

[Fatih’te bir duvarın altında gecenin sessizliğinde gözyaşı döken dostum Şadi’ye…]

 

 

Zifiri bir karanlıktan sonra, gökte aydan veya güneşten değil, kendi içinden, bir kaynak gibi aheste aheste taşan, süzülmüş, tatlılaşmış bir aydınlık vardı; yıldızlar bunun içinde sönük, şevksiz kalıyordu. Sanki sabah oluyordu; yoğun saldırıların altındaki bir geceden sonra uykulu bir alacakaranlık içinde gözler ötelere uzanıyor, bodrumun tek ve yarı dışarıya bakan penceresine bakıyordu: acaba dışarıda neler oluyordu?

 

Aradan bir saat geçmemişti ki, güneşin huzmeleri o küçük pencereden içeriye vurmuştu. Çocukların hepsi bir anda yerinden kalkıp pencereye doğru üşüştü. 40’a yakın çocuğun olduğu bodrumda yalnız 3 kadın vardı; çocukları pencereden uzak tutmak için bir çırpıda duvarın önünde duru verdiler. “Haydi, çocuklar herkes yerine, dışarıya bakmak yok. Düşman yerimizi öğrenirse burayı da bombalar.” dedi Meryem.

 

Gözleri mahmurlu ve uykulu çocuklar başları eğik bir şekilde yeniden yerlerine doğru adım atıyorlardı ki, 16 yaşındaki Ali; “Günlerdir dışarıyı göremiyoruz. Gece ve gündüzü ayırt edemez olduk. Bugün hava güneşli gibi. Dışarıda saldırıda yok. Lütfen sadece gökyüzünü izlememize izin verin” dedi. Gözlerine korku ve yüzlerine hüzün mühürlenmiş kadınlar, birbirine baktı ve “haydin sırayla sizleri şu masanın üzerine çıkaracağız. Oradan sırayla gökyüzünü izleyin. Ama pencerenin önünde fazla durmak yok” dediler.

 

Gökyüzü pırıl pırıldı. Masmavi gökyüzü çocukların içine özgürlük muştusu aşılıyordu. Gökteki güneşin ışıltıları bile vücutları soğuktan tir tir titreyen çocukların içini ısıtıyordu. Tebessümler ve gülücükler, aylardır aç olan çocukların açlığını gidermişti. Kahvaltı soran olmamıştı bugün hiçbir çocuktan. Masanın üzerinde pencereye uzanamayan kızı da annesi tuttu ve kaldırdı. Minik eliyle annesi Meryem’in elini tutan çocuk; “Anne, eskiden sabahları kuş sesleri ile uyanırdık. Şimdi ise kuşlar neden bizim semtin üzerinden uçmuyor. Yoksa o uçaklar, onları da mı öldürdü?” diye soru verdi.

 

Soruyu soran Meryem’in 12 yaşındaki kızı Sündüs idi. Yaşı 32’yi aşmış fakat 2012 yılından beri kuşatma altındaki Doğu Guta ’da yaşadıkları ve tanıklık ettiği barbarlık Meryem’i 65’in üzerinde gösteriyordu. Yılların verdiği acı ve bilgelik ruhuyla sesinin de ağlamaklı bir tonuyla kızına dönüp; “Yavrucuğum, gün gelecek savaş uçakları yerine, o kuşlar yine uçacak bizim semalarda. Zalimler, bu gökyüzünün altında asla huzurlu ve mutlu olmayacaklar. Bu semanın altında neşe ancak özgür kuşlar ve çocuklar için vardır” dedi.

 

Herkes gökyüzünü izledikten sonra yerlerine geçmiş ve konuşuyorlardı. Kadınlar ise Doğu Guta’nın diğer sokaklarından gelecek haberleri bekliyorlardı. Belki ateşkes olur ya da uluslararası bir yardım organizasyonu tırlar ile aylardır aç olan bu çocuklara bir şeyler getirir diye dualarla ile bekliyorlardı.

 

Meryem ise bir köşeye çekilmiş, eline kalemi ve 5 yıldır yanından ayırmadığı not defterini almış ve bir aydır Doğu Guta ‘da yazamadıklarını karalıyordu deftere. Suriye’nin başkenti Şam’ın merkezinin 10 kilometre doğusunda yer alan Doğu Guta ‘da yarısından fazlası çocuk 400 bin sivil yaşıyor. 2012’den beri kuşatma altında olan bölge, 7 yıldır devam eden savaşta en hasar gören bölgelerden biri. Tarımsal açıdan dünyanın en verimli gölgelerinden kabul ediliyor. Kadim Arap coğrafyacıları bu bölgeyi nehirleri, meyve ağaçları ve bostanlarıyla meşhur, Şam ileri gelenlerinin köşkleriyle bezeli, dünyanın harikulade yerlerinden biri olarak tavsif ediyor. Adına kitaplar yazılmış Guta bugün önemli ölçüde şehirleşmiş olsa da, savaştan evvel baharları hâlâ Şam halkının piknik bölgesiydi. Şam’ı ortadan ikiye ayıran Barada nehri ve kanalları buradan geçer. Batı ve Doğu Guta olarak ikiye ayrılır. Doğu Guta; Birze, Duma, Arbin, Caramana, Kefer Batna ve Harasta gibi Şam’ın önemli banliyölerini (Rîf-i Dımaşk) barındırıyor.

 

Esed rejimi hemen her gün karadan ve havadan bu bölgeye son 5 yılda 46 defa kimyasal silah saldırısı düzenledi. Ağustos 2013’teki katliamda bin 400’den fazla sivil öldü. Rejim, bu yıl da 3 defa klor gazı saldırısı düzenledi. Karadan İran destekli militan gruplar ve havadan zaman zaman Rus savaş uçakları da bombalıyor bölgeyi. 5 yıldır abluka altında olan Doğu Guta ‘ya yaklaşık 1 yıldır yeterli gıda ve tıbbi malzeme sokulamıyor. Bebekler, çocuklar ve hastalar saldırıların yanı sıra yeterli beslenemedikleri için can veriyor.

 

Meryem bir yandan notlar alırken, bir yandan Doğu Guta hakkında yazdığı notları gözden geçiriyordu. Bir anda aklına dedesinin 1925 yılında Fransızların Suriye’de yaptığı zulüm ve katliamları anlatan hikâyeleri gelmişti. İçinden, “Esed rejimi ve Fransızların yaptıkları ne kadar da birbirine benziyor” demişti ki, çocuklardan biri, “Üşüyorum. Aylardır bodrum katında battaniyelere sarılıp yatıyoruz. Aç ve susuzum. Yalvarıyorum bir şeyler verin. Neden kimseler yardım getirmiyor? Arkadaşım hasta bari ilaç bulun” diye feryat etti. Çoğun figanı karşısında 3 kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da çocukları teskin etmeye çalışıyorlardı. Ne takatleri ne de mecalleri kalmıştı. Bitkinlerdi. Tıpkı çocuklar gibi. Bir müddet sonra birkaç kısık ağlama sesi dışında bodrumdaki oda sessizliğe bürünmüştü. Tam o anlarda yine yoğun bombardıman ve silah sesleri duyuldu sokakta. Korku ile çocuklar birbirlerine sarıldı.

 

Öğlene doğru karşı harabe binanın bodrumu bombalanmıştı. Orada da çocuklar ve kadınlar vardı. Meryem doğruldu ve sessiz bir şekilde bulunduğu bodrumdan çıkıp karşı binaya doğru koştu. Gördüğü manzara karşısında çığlık ve feryatlar etti. Bu bodrumdaki çocuk ve kadınların hepsi ölmüştü. Toz dumanlarının ve yangın kokusunun yükseldiği yere çöküverdi. Kalkamıyordu. Öyle bir ağırlık çökmüştü ki üzerine, burada yerin dibine batsam ve ölüversem diye geçirdi içinden. Bu düşüncelere daldığı anda enkazın altında bir ses “kurtarın bizi” diye bağırıyordu. Meryem sesin olduğu yere doğru koştu. Orada ağır yaralı bir kız çocuğu ve yaralı bir kadın görmüştü. Tanınmaz hale gelen kadını sesinden tanımıştı. Bu çocukluk arkadaşı Hatice’ydi. Donuk bir halde bir müddet birbirlerine baktıktan sonra sarıldılar, koklaştılar, ağladılar, göğü sarsacak şekilde feryat ettiler.

 

Bir müddet sonra toparlanan Meryem, arkadaşı Hatice’yi ve ağır yaralı kızını yaşadıkları bodruma götürdü. Kızı hemen tedavi etmek istedi elinde kalmış son ilaçlarla. Üniversite okuduğu yıllarda ilk yardım dersleri almıştı Meryem. Hatice Meryem’in elinden tuttu; “Canım arkadaşım kızımı tedavi etme. Zaten iyileşmesi zor da. Bırak vefat etsin. Zira aylardır yemek veremiyorduk. Belki yüce Allah ona cennetin güzel yemeklerini ikram eder” dedi. Bu söz üzerine iki arkadaş yine sarılıp ağlaştılar. Çocuklardan biri yaklaşıp sordu; “Biz de öldüğümüzde güzel yemekler bulacak mıyız” diye soru verdi. Kadınlar bir anda sus pus olmuştu. İçlerinden nerede ise volkanlar patlayacak gibiydi. “Ey dünya! Halimizi görmez misin” diye haykırı verdi kadınlardan biri kulakları patlatırcasına…

 

İkindi sonrası güneşin batmaya ramak kaldığı bir anda bombardımanlar yine yoğunlaştı. Çocuklar ve kadınlar içlerinde hep beraber dua ediyorlardı. “Ey yüce Rabbimiz! Yağmur yağdır” diye. Çünkü yağmur yağdığında ancak bombardımanlar duruyordu. Yine yağsın diye içlerinden dua ediyorlardı içli içli… O an çok yüksek ses bir duyuldu. Ortalık toz ve duman içindeydi. Ağlamalar ve dualar bıçak keser gibi durulmuştu. Sündür yerde uzanmış duran annesi Meryem’e elini uzattı ve; “Anne bak gökyüzünde sürülerce kuş uçuyor. Yoksa savaş bitti mi? Haydi anne kalk, bak artık bodrumda değiliz. Gökyüzünü artık görüyorum” dedi ve minik gözlerini ebediyete dek kapattı tıpkı annesi gibi…

 

Suriye’de yaşamı ve hatıraları bombaladılar… Ölümü katlettiler… Neşeyi, sevinci ve kuş cıvıltılarını yok ettiler… Vicdanı buhurlaştırıp, vahşeti hortlattılar… Masmavi gökyüzünü kurşuni bir siyah bürüdü… Kadim şehirlerden ve mekânlardan artık eser yok… Bereketli topraklarımızdan yine barbarlar sürüsü geçti…

 

Ötesini Söylemeyeceğim


Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

Yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır

Suyun içinde gürül gürül yanan

Dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları

Bekçi Halilin kız kardeşinin oğluna ait

Daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan

Arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum

Hiç kimsenin bilmesine imkan yok

İmkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize Bay Yabancı

Ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili

Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum

Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil

Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil

Annemi babamı karıştırmayın işin içine

İnanmazsınız ama onların şuncacık

Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok

Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar

Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor

Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?

Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz

Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi

Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de

Kirli çamaşırları tahta döşemelerin

Üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim

Yalvararak istiyeceğim diyorum Medeni Adam

Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem

Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir

Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi

Hatta Matmazel Nikolun o kırmızı ipekli gömleğini

Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya

Bile giymek istemem istemiyeceğim

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

Kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan

Hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok

Tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler

O zaman siz görürsünüz Bay Yabancı

Ağaçların tepesine çıkabileceğimizi

Ben ve kardeşim Alinin anlayabileceğinizi umarım

Siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi

-Ben bunu ispat edeceğim-

Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya

Beyaz ve yumuşak

Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var

Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz

Sayın Bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu

Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz

Elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz

Siz bizi görmüyordunuz

Biz ağacın tepesinden seyrediyorduk

Siz onu çok öpüyordunuz

Ötesini söylemiyeceğim Bay Yabancı

Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım

Annem böyle konuşmak ayıptır dedi

Annem o kadına şeytan diyor

Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar

Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı

Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz

Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel

Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç

Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor

Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum

Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı

Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum

Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız

Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız

Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor

Sizin o kadını sevmiyor Süleyman

Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor

Ben de onu seviyorum

Onu ve bizim evi seviyorum

Bizim evin her tarafı tahtadandır

Ayrıca matmazelin üzerine

Bir akrep atabileceğimi de düşünün

Tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz

Ama onu Matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar

Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz

Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor

Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor

Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı

Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez

Onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün

Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar

Her biri bir damla atıyor aşağıya

İşte yağmur bunun için yağıyor

Ben bunun için yağmuru seviyorum

Yağmur bizim için yağıyor

Çalılar için Süleymanın tabancası için

Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine

Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor

 

Sezai Karakoç

 

 




   yazıyı paylaş

Sen de Yorumla..

Yorumlar..



© Tüm hakları saklıdır TİK MEDYA 2017

Bu sayfa 0.0105 saniyede oluşturuldu.